Sevdim ben

Ne fark eder başka olsa lisanı,
Nice nakir insanları sevdim ben.
Kardeş saydım yeryüzünde insanı,
Nice hakir insanları sevdim ben.

Dert edinip insanların derdini,
Ayırmadım her hangi bir ferdini.
Daha çok da açık sözlü, merdini,
Nice fakir insanları sevdim ben.

Felek itip bir kenara attıkça,
İnsan ağlar acıları tattıkça;
Her acıdan yüreğime kattıkça,
Nice bakir insanları sevdim ben.

Sırtında ki atlas olmuş, çul olmuş,
En sonunda itibarı pul olmuş.
Bu dünya da Yaradan’a kul olmuş,
Nice şakir insanları sevdim ben.

İnsan sonsuz bir hakikat özünce,
Kimi bakar görür gönül gözünce.
Anladım ben sırrı nedir çözünce,
Nice zakir insanları sevdim ben.

Dünya varsın dönsün kendi halınca,
Öyle masum, ama öyle yalınca.
Sarsar beni gözlerine dalınca,
Nice vakur insanları sevdim ben.

Unutulmak, bilinmemek loş yanı,
Dile düşmek, meşhur olmak boş yanı;
Şu hayatın belki de en hoş yanı,
Yürek okur insanları sevdim ben.

Hamit Hayal / Gönen / 26.09.2012

İslam dünyası neden geri kaldı?

Her şeyden önce “İslam dünyası neden geri kaldı?” şeklinde düzenlenmiş bir soru, tarafsız ve önyargıdan arınmış bir soru olma özelliğine sahip değil. Böyle bir soru, iki temel varsayımı öngörmektedir. Bu sorudaki ilk varsayım, “İslam dünyası” olarak tanımlanabilecek bir dünyanın varlığını esas almaktadır. Gerçekten böyle bir dünyadan söz edebilir miyiz? Fas’tan Endonezya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyanın benzerlikleri yanında çok önemli farklılıkları da var. Bu farklılıkların basında rejim ve sistem farklılıkları gibi siyasal farklılıklar yanında; kültürel, ekonomik, fiziksel, teknolojik vs. pek çok farklılıklar göze çarpmaktadır. Tarihsel ve kültürel olarak İslamın bu coğrafyada önemli bir rol oynadığı doğrudur, ama son iki yüzyıldır İslam’ın bu dünyada oynadığı rol konusunda ihtiyatlı olmak gerekiyor. Bugünkü Müslüman dünyada İslam, her halükarda geleneksel dönemde olduğu gibi belirleyici ve baskın bir faktör değildir. Modern zamanlarda bu coğrafyada ortaya çıkan onlarca ulusal devletçik ve bu devletçiklerin başındaki siyaset ve kültür seçkinleri, Müslüman kimliklerini bir tarata atarak Müslüman dünyayı başka bir gezegene taşımayı kendilerine hedef olarak seçmişler ve toplumlarına da bu yönde bir baskı uygulamaya başlamışlardır. » Devamını Oku

Ömer Seyfettin

Ömer Seyfettin’e…

Gönenin tarihinde seraptan bir zamana
Belki de bir talihle eren çocuktur Ömer.
Derin hatıraları çalıp giden maziden
Bize yeniden geri veren çocuktur Ömer.

Nicedir unutulmuş, toprak olmuş isimden,
Her biri bir hatıra, artık solmuş resimden;
Bir daha geri gelmez o güzelim mevsimden,
Şüphesiz kardelenler deren çocuktur Ömer.

Bir adım ötemizde bizim olan bu şehir,
Akıp giderken dünden yarına doğru nehir.
Gönen istasyonunda zamanı edip tehir,
Gözümüzün önüne seren çocuktur Ömer.

Savaşlar ve yangınlar, hala süren bir sefer,
Yokluğun ortasında bu çocuk ölmez nefer.
Bugünden geri gidip dünü bulmaksa zafer,
Dünden bugüne bakıp gören çocuktur Ömer.

Ant hikayesinde ya da kaşağı da hüzünü,
Hasan ile Mıstık’ın keşfettik biz yüzünü.
Gecesiyle yaşarken Gönen’in gündüzünü,
Bize dünden bir dünya ören çocuktur Ömer.

Hayalden öte haktır Gönende koşan atlar,
Geride kalan dünün üstünde yeni katlar;
Ömer Seyfettin gibi saygın, yüce ne zatlar,
Sevgiyle kalbimize giren çocuktur Ömer.

Ömer Gönenli çocuk, belki gözünde yaşlar,
Şimdi yıkık bir evde sonsuz yaşama başlar;
Mektep tarihe göçmüş, çeşmesi düşük taşlar,
Dünden yarına izi süren çocuktur Ömer.

Zaman kayıklarında kürek çekip aheste,
Gönen ruhu mest eden anılar yüklü beste;
Dünkü zamandan bize Ömer’den kalan seste,
Kökten ayrı düşmeyi yeren çocuktur Ömer.

                             Hamit Hayal


Ömer Seyfettin kimdir?

28 Şubat 1884’te Gönen’de doğdu. 6 Mart 1920’de İstanbul’da yaşamını yitirdi. Çağdaş Türk öykücülüğünün ile “Milli Edebiyat Akımı”nın kurucularından. Kafkas göçmenlerinden Yüzbaşı Ömer Şevki Bey’in oğlu. Öğrenimine Gönen’de başladı. Babasının görevi nedeniyle sürekli yer değiştirmemeleri için annesiyle bilikte İstanbul’a gönderildi. 1892’de Aksaray’daki Mekteb-i Osmaniye’ye yazdırıldı. 1896’da Eyüp’teki Baytar Rüşdiyesi’ni bitirdi. Edirne Askeri İdadisi’nden sonra 1903’te İstanbul’da Mekteb-i Harbiye’den mezun oldu. Mülazim (teğmen) rütbesiyle orduya katıldı. İzmir Zabitan ve Efrat Mektebi‘nde bir süre öğretmenlik yaptı. 1908’de merkezi Selanik’te olan 3’üncü Ordu’da görevlendirildi. 1911’da ordudan ayrıldı. Ama Balkan Savaşı çıkınca tekrar askere alındı. Sırp ve Yunan cephelerinde savaştı. Yanya Kalesi’nin savunması sırasında Yunanlılara esir düştü. Bir yıl süren tutsaklıktan sonra İstanbul’a döndü. Kısa bir süre “Türk Sözü” dergisinin başyazarlığını yaptı. 1914’te Kabataş Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. Ölümüne dek bu görevi sürdürdü. Yazmaya Edirne’deki öğrenciliği sırasında başladı. İlk şiiri “Hiss-i Müncemid” “Ömer” imzasıyla 1900’de “Mecmua-i Edebiye”de yayınlandı. İlk öyküsü “İhtiyarın Tenezzühü” 1902’de Sabah gazetesinde yer aldı. İzmir ve Makedonya’da görevliyken yazdığı şiir, öykü ve makaleler çeşitli dergilerde çıktı. Askerliğe ara verdiği dönemde ise yazıları “Rumeli” gazetesi ve çeşitli dergilerde yayınlandı.

Selanik’te yayınlanan “Genç Kalemler” dergisindeki yazılarıyla ünlendi. Derginin ikinci dizisinin ilk sayısında Nisan 1911’de yayınlanan “Yeni Lisan” başlıklı yazısı “Milli Edebiyat” akımının başlangıç bildirgesidir. Yazılarında, yalın, halkın konuştuğu ve anladığı bir dil kullanmak gerektiğini savundu. Türkçe’nin kendi kurallarına uygun yazılmasını, Arapça ve Farsça sözcüklerden arındırılmasını istedi. Milli Edebiyat akımının öncülüğünü Ziya Gökalp ve Ali Canip Yöntem‘le birlikte sürdürdü. 1. Dünya Savaşı yıllarında “Yeni Mecmua“da yayınlanan öyküleriyle ününü iyice yaygınlaştırdı. Öykülerini kişisel deneyimlerine, tarihsel olaylara ve halk geleneklerine dayandırdı. Günlük konuşma dilini kullanması, öykülerine canlı ve etkileyici bir özellik verdi. Çok değişik konular işledi. Bunları anlatırken yergiye, polemiğe, komik durumlara ve toplumsal yorumlara da yer verdi. Sağlık durumu bozulup ölümünden sonra 1926’da öykülerini önce Ali Canip Yöntem derledi. Ardından Ahmet Halit Kitabevi 1936’da bir derleme yaptı. 1950’den sonra Şerif Hulusi, öykülerini yeniden gözden geçirip 10 cilt halinde yayınladı. Rafet Zaimler Yayınevi 1962’de 30 öykü daha ekleyerek 11 ciltlik bir külliyat halinde yayınladı. Son olarak Bilgi Yayınevi, “Bütün Eserleri” adıyla tüm öykülerini 16 kitapta topladı. Kahramanlar, Bomba, Yüksek Ökçeler, Yüzakı, Yalnız Efe, Falaka, Aşk Dalgası, Beyaz Lale, Gizli Mabet bu dizideki öykü kitaplarından bir bölümü. İnceleme kitaplarında “Tarhan”, “Ayın Sin” rumuzlarını kullandı.(1)

(1)http://www.edebiyatogretmeni.net/omer_seyfettin.htm,erişim:13.03.2012

Oğulcuğum

Bir nişane kalsın senden ak diye,
Yolun hakikate ersin inşallah.
Rabbi zikret, son kelamın Hak diye,
Ne muradın varsa versin inşallah.

Dünyayı büyütme bunca gözünde,
Aşkı dirilt, sevgi olsun sözünde.
Yüce Peygamberin aşkı özünde,
Son deminde “Allah” dersin inşallah.

Yolun sonu belli olur başında,
Hak olmalı bir ömrün her yaşında.
“Mağrur” yazmamalı mezar taşında,
Hak gözetsin, seni görsün inşallah.

Önümüzde uzun yollar var derken,
Ölüm gelir, ne gecikir ne erken.
Dilerim ki Rabbe kulluk ederken,
Ocağın şen, neslin sürsün inşallah.

Ümit veren bir imanla dol da sen,
Rabbimizi zikreden kul ol da sen.
Oğulcuğum hak denilen yolda sen,
Duan yüce kata varsın inşallah.

Hamit Hayal / Gönen / 24.06.2011

1 … 24 25 26