Osmanlı Devletinin Kuruluş ve Gelişmesinde İtici Güçler
İşte bundan dolayıdır ki, bu yazımda ela alacağım konu Osmanlı Devletinin nasıl ortaya çıktığı ve bu devletin kuruluş ve gelişmesindeki itici güçler olacaktır. Bunu yaparken de birtakım ayrıntılardan ve lüzumsuz tariflerden kaçarak da genel bir tablo çizmeye çalışacağım. Bunun için de önce yanlış bilinen hususların ana noktalarını belirtip sonra da yeni görüşleri anlatacağım:Gibbons adlı İngiliz tarihçisi 1916 yılında yayınladığı The Foundation of the Ottoman Empire (Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu) adlı eseriyle bu imparatorluğun meselesine nihai bir çözüm getirdiğini ileri sürmüştü. Gibbonsun bu eseri Avrupada büyük bir ilgi görmüş ve I. Dünya Harbinden sonra yayımlanan tarih kitaplarında Osmanlı Devletinin kuruluşu hakkında bir ana kaynak olarak kullanılmıştı. Onun ileri sürdüğü görüşlerde ayrıntılara ait bazı hususlarda doğru tarafları varsa da, Osmanlı Devletinin kuruluşu hakkında ileri sürdüğü tez kökünden yanlıştır.
Bu İngiliz Tarihçi Osmanlı Devletinin kuruluşunu dini bir sebeple izaha çalışmakta olup, onun düştüğü ilk büyük yanlışlık buradan ileri gelmektedir. Ona göre, küçük bir aşiret, kabul ettiği yeni din ile yani Müslümanlıkla, yeni bir ırk, bir Osmanlı ırkı vücuda getirmişti. Osmanlı Devletinin kuruluşu gibi, tarihi bir olayı dini bir amil ile açıklamaya çalışmak büyük ve af edilemez bir hatadır. Tarihi realite olarak bir Osmanlı İmparatorluğu bulunmakla birlikte, bir Osmanlı ırkı, bir Osmanlı kavmi hiçbir zaman mevcut olmamıştır. Osmanlı tarihi etnik (yani kavmi) değil, sadece siyasi bir deyimdir.
Gibbonsun ikinci büyük hatası, ilk Osmanlı kroniklerinde yani vekayinamelerinde tamamiyle menkıbevi, yani menkıbelere dayanarak verilen bilgilere fazla itibar etmiş olmasından ileri gelmektedir. Ona göre, tarihi vesikaların eksik olduğu durumlarda bu çeşit menkıbevi bilgiler de kullanılabilir. Gibbonsun tarihi bir gerçek gibi kabul ettiği menkıbe şudur:
Osmanlı Devletinin kurucusu olacak olan Osman, evinde misafir olduğu Şeyh Edebalının kızı ile evlenmek isterse de, şeyh onun bu isteğini başlangıçta reddeder. Ancak bir gece Osman bir rüya görür. Rüyaya göre, Osmanın göbeğinden çıkan bir ağaç bütün dünyayı örtmektedir. Bu rüyayı Osmanın sülalesinden bütün dünyaya hakim olacağı şeklinde yorumlayan Şeyh Edebalı, böylece kızını Osmana vermeye razı olur
Halbuki bu menkıbenin hiçbir tarihi değeri yoktur. Zira Osmanın göbeğinden çıkan ağacın gölgesinin bütün dünyaya yayıldığı menkıbesinin bir benzerini XIII. Yüzyıl müverrihlerinden Curcaninin Tabakat-ı Nasırisinde de görürüz.
Buradaki menkıbeye göre, Hindistan fatihi Gazneli Mahmudun babası Sevük Tigin, oğlu doğmazdan bir saat önce, rüyasında kendi evinden çıkan bir ağacın bütün dünyaya gölge saldığını görmüş, bu rüyayı tabir eden kimse, bunu onun fatih bir oğlu olacağı şeklinde yorumlamıştı.
Tıpkı bunun gibi XIV. Yüzyıl başında İlhanlılar sarayında Camiüt-Tevarih adlı ilk cihan tarihini yazan Reşidüddinde de yukarıdaki rüyalarda görülen ağaç menkıbelerinin bir başka şekline rastlıyoruz. Buradaki menkıbede, Tuğrul ile diğer iki kardeşinden bahsedilirken, bunların babalarının rüyasında, göbeğinden çıkan üç büyük ağacın büyüyen gövdelerinin her tarafa gölge salmasını görmesi üzerine bu rüyayı tabir eden hakim, bu zata çocuklarının hükümdar olacağını söyler.
Çok daha eskilere gittiğimiz zaman daha Heredotedan başlayarak ilkçağ ve ortaçağ kronikçilerinde de bu tür rüya rivayetlerine sık sık rastlanır. Bu bakımdan, Oğuz ananesindeki yukarıda naklettiğimiz rüya rivayetinin Reşidüddinin, sonradan Osmanlılar arasında çok rağbet gören eserinden alınarak, bunun Osmanlı sülalesi için de kullanıldığını kolayca söyleyebiliriz.
İngiliz tarihçisi Gibbonsun asıl büyük hatası ise, onun Osmanlı Devletini sadeci dört yüz çadır halkından mürekkep göçebe veya yarı göçebe küçük bir aşiretten çıkmış farz ederek, Osmanlı Devletinin kuruluşu gibi çok büyük bir tarihi olayı, bu yanlış ve çok basit görüşe dayanmak suretiyle açıklamaya çalışmasından ileri gelmiştir.
En basit bir mantık bile bu kadar küçük ve iptidai bir aşiretin tek başına ve o sıralarda ne kadar zayıf olursa olsun Bizans ile boy ölçüşebileceğini ve kısa sürede Balkanlara hakim olacak bir teşkilat kurabileceğini kabul edemez. İngiliz tarihçisinin hiçbir vesikaya dayanmaksızın ve o devirdeki Anadolunun tarihi şartlarını bilmeksizin ileri sürdüğü mesnetsiz ve dayanaksız görüşü bu kadarla da kalmamaktadır. Gibbonsa göre Osmandan sonra yerine geçen oğlu Orhan, milletini, yani Osmanlı Devletini, bulunduğu yerlerdeki yerli unsurlardan ve göçebe Türklere nazaran bu işe daha kabiliyetli olan Rumlar arasından sağlamıştı. Onun bu iddiası tarihi realiteye ve çeşitli gerçeklere hiç uymayan bir fanteziden, peşin hükümden ibarettir.
Tarihi gerçek ise şudur: Osmanlı Devletinin XIV. ve XV. Yüzyılın ilk yarısında ün yapmış büyük devlet adamları arasında mesela Köse Mikhal ailesi gibi Hristiyan dönmeleri çok azdır. Osmanlı Devletinin ilk zamanlarında Selçuklu ve İlhanlı ananeleri üzerine kurulmuş olan bürokrasi tamamıyla Türk unsurundan mürekkep bulunduğu gibi, idare ve ordunun başında yer alanlar da Türklerdir. Burada açıklanması çok uzun sürecek olan ancak başka bir makaleye konu teşkil edebilecek olan, Osmanlı müesseseleri ve devlet teşkilatı da, hiçbir suretle Bizanstan alınmış olmayıp bu müesseseler de yukarıda adı geçen devletlerden veya diğer Müslüman-Türk devletlerinden Osmanlılara geçmiştir. Elde bulunan bütün tarihi belgeler bunu kesin olarak ve büyük bir açıklıkla göstermektedir.
Gibbonsun başlıca yanlışlarını böyle belirttikten sonra, diğer Avrupalı bir tarihçi olan Renet Grassetin Histore de lAsie (Paris 1922, I, 273, v.d.) adlı eserinde Osmanlı Devletini kuran Türklerin Kanglı aşiretine mensup oldukları şeklinde yer alan görüşünün de hiçbir esasa dayanmadığını bu arada belirtmek isteriz.
Makalemizin başından buraya kadar ana hatlarıyla belirtmeye çalıştığımız üzere 1930lu yılların ortalarına kadar Avrupada Osmanlı Devletinin menşei ve kuruluşu hakkında bilinenler tarihi gerçekle hiçbir alakası olmayan şeylerdi. Ancak memleketimizde de bu hususları müdellel bir şekilde yani noktaları belgelere dayanarak çürütebilecek herhangi bir tez ileri sürülememişti.
Atatürk devrinde gerek Türk ve gerek bu tarihin bir parçası olan Osmanlı tarihi araştırmalarına karşı, bizzat Atatürkün de önayak olması sayesinde, gösterilen büyük ilginin neticesinde bir Türk tarihçisi Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü, 1934te Paristeki Sorbonne Üniversitesinde verdiği 3 konferansla, (Bu 3 konferans 1935te Les onigines de lEmpire Otoman adıyla Pariste yayınlandığı gibi Türkçeside 1959da Tarih Kurumu tarafından Osmanlı Devletinin Kuruluşu olarak neşredildi. Bu eserin, 1965te benim, tekrar yayınladığım, daha sonra da çeşitli baskılarını yayımladığımı belirtmek gerekir.) yukarıda çok kısa olarak belirtmeye çalıştığımız hususları birer birer çürüttü. Köprülü, bahis konusu konferanslarında, Osmanlı kaynaklarının çok eksik ve yetersiz olmasına rağmen, kısmen diğer Türk devletlerinin tarihine ait belgeleri, kısmen de tarihin çeşitli yardımcı ilimlerini kullanarak, Osmanlı Devletinin kuruluşu hakkındaki yeni ve ilmi Türk görüşünü büyük ölçüde yabancı ilim adamlarına da kabul ettirmek imkanını buldu.
Makalemizin bundan sonraki kısmını Osmanlı Devletinin kuruluşunu aydınlatabilmek için nasıl bir yol tutulması gerektiği konusu teşkil edecektir. Her ne kadar bugün elimizde yalnız Gibbonsun değil, ünlü Osmanlı tarihçisi Hammerin de göremediği bazı kaynaklar bulunuyorsa da XV. Yüzyıl başlarına ve ilk yarısına ait birkaç kronik dışında bunların çoğu XV. Yüzyıl sonuna veya daha sonralara ait kaynaklardır. O halde Osmanlı Devletinin kuruluşunu anlayabilmek için Gibbons gibi, yetersiz bir takım vekayinamelere dayanmak yerine bu çapraşık problemi çözmek için, konuyu geniş bir perspektif içinde ele almaktan başka bir yol yoktur. Daha açık olarak ifade etmek gerekirse, Osmanlı Devletinin nasıl kurulduğunu ancak geniş Türk tarihi çerçevesi içinde anlayabiliriz. Osmanlı tarihini, Anadolu Beyliklerinin ve Anadolu Selçuklu Devletinin bir devamı şeklinde ele alırsak bir çözüme varmak epeyce kolaylaşmış olur.
1071de kazanılan Malazgirt zaferinden sonra Anadolu, doğudan gelen yoğun Türk kitlelerinin iskanına açılmış, özellikle Melikşahın tahta geçmesinden sonra, bu iş sistemli bir şekilde yürütülmüştür. Anadolu Selçuklu Devletinin kurucusu sayılan Süleyman Şah, Orta Anadolu steplerine Türk kabilelerini yerleştirmiştir. Orta Anadolu steplerine Türk kabilelerini yerleştirmiştir. Orta Asyada ve Seyhunun yukarısındaki sahalarda Aral ile Hazar Denizi aralarında yaşayan Oğuz kitleleri, daha iyi hayat şartları sağlayabilecek topraklar almak ümidiyle durmaksızın batıya doğru akmışlardır.
Selçuklu İmparatorluğu, Anadoluyu iskan ederken büyük ve kuvvetli aşiretleri çeşitli parçalara ayırarak bilinenden uzak sahalara sevk etmek suretiyle etnik bir birliğin isyanı ihtimalini ortadan kaldırmak gayesini gütmüştü. Bugün Anadolunun birbirinden çok uzak yerlerinde Oğuz Türklerinin Kınık, Avşar, Bayundır, Salur, Bayat, Çepni gibi şubelerinin isimlerini taşıyan bir çok köye rastlanılması Selçukluların bu parçalayarak iskan siyasetlerinin bir neticesidir.
Her ne kadar Selçukluların Anadoluyu açmasından sonra buraya yerleşen Karluklar, Kalaçlar, Kıpçaklar, Ağaçeniler gibi çeşitli Türk zümrelerine mensup kitleler bulunmakla birlikte asıl büyük ekseriyeti Oğuz Türkleri teşkil ediyordu. Arap tarihçisi ve coğrafyacısı Abül-Fidanın naklettiği bir rivayete göre, daha Moğol istilasından önce Antalyanın kuzey batısında Denizli dağları ve civarında 200.000 çadır halkı Türkmen yaşıyordu. Bu misal hele Anadolunun daha XIII. Yüzyılda büyük bir Türk kitlesi tarafından geniş ölçüde Türkleştirildiğini açıkça gösterir.
Marco Polo (Marco Polo, I, 35-37)nun Anadolunun XIII. Yüzyıldaki etnik vaziyete hakkında verdiği bilgiler, XIV. Yüzyıl başlarına ait tarihi ve coğrafi belgelerin verdiği bilgilerle karşılaştırılınca Türk-İslam ekseriyetinin yarım yüzyıl gibi kısa bir zaman zarfında ne kadar kuvvetlendiği kolayca anlaşılır. İlhanlı idaresinin Orta Anadoluya yerleştirdiği yeni göçebe aşiretler, daha önceden o sahalarda yaşayan Türk aşiretlerini, kendilerinin emniyete alabilmek için askeri yollardan uzak dağlık bölgelere, Batı Anadolu uçlarına çekilmeye mecbur etmişti. İşte bu suretle, Bizans İmparatorluğuna tabi sahil bölgelerine doğru ilerlemeye başlayan Türkmenlerin bu hareketi, Selçukluların Anadoluyu ilk istilalarındaki gibi hızlı bir istila değildi. Bu defaki ilerleme Orta Anadoludaki nüfus artışının yeni sahil mıntıkalarına doğru tabii bir şekilde yayılmasıydı. Diğer taraftan Bizansda bu sıralarda eski kuvvetinden çok şey kaybettiği için bu nihai ve tabii istilaya karşı koyamamıştı. Böylece daha XIV. Yüzyılın başlarında Türkleşiyordu.
Bütün bu söylediklerimize ilaveten Anadolunun XIII. Yüzyıl ortalarından XIV. Yüzyıl başlarına kadar iktisadi bakımdan da nasıl bir kalkınma içinde olduğunu gösterebilmek için aşağıdaki hususları belirtmeyi de lüzumlu buluyoruz. İlk Moğol tahakkümü devrinde Anadolu vergisi 60.000 bin dinar iken 1256ya doğru bu vergi 200 bin dinara çıkmıştı. Daha sonra İlhanlı hükümdarı, Garan Hanın saltanatının başlangıcında 600 bin dinar olan Anadolu varidatı, Hamdullah Mustafvinin 1336 yılına ait hesabına göre 5.645.000 dinara, yani 16.935.000 allim franga yükselmişti. Yüzyıldan az bir sürede Anadolu gelirindeki bu büyük gelişme, sadece vergilerin artmasıyla veya bir takım başka sebeplerle izah edilemez. Ayrıca bu iktisadi gelişmeye paralel olarak, Anadoludaki şehir hayatının inkişafı da önce Orta ve Doğu Anadoluda olmuş, Batı Anadoluda ise şehir hayatı daha sonraları inkişaf etmiştir.
XIII. yüzyıl sonunda Selçuklu Anadolusunun manevi kültür ve fikri faaliyet bakımından bir hayli ilerlemiş olduğunu da bu arada kaydetmek gerekir. Bunun için büyük Türk sufisi ve Mesnevinin ölmez şairi Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretlerini hatırlatmamız yeterlidir sanıyoruz.
Yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız bilgilerin ışığı altında sözlerimizi tekrar Osmanlıların tarih sahnesine çıkışlarına çevirebiliriz. Osmanlı sülalesini kendi içinden çıkaran, bu bakımdan Osmanlı Devletinin çekirdeğini teşkil eden unsurun Anadoluya gelen Türklerin büyük çoğunluğunun Oğuz, yani Türkmenlerden olduğunu eski menbalar müttefikan söylerler. Yalnız bu unsurun Oğuzların hangi şubesine mensup olduğu yakın zamanlara kadar kesin olarak belli değildi. Son yapılan araştırmalar ve arşivlerimizde ele geçen belgeler Osmanlıların Kayı boyuna mensup olduklarını açık ve seçik bir şekilde ortaya koymuştur. Bir zamanlar tanınmış Alman bilgini J. Marguandt, bu Kayıların Türk değil Moğol olduklarını iddia etmişse de, Oğuzların mühim bir şubesi olan Kayıların Moğol olan Kayılarla hiçbir ilgisi yoktur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu Kayılar da tıpkı diğer Türk kabileleri gibi Anadolunun çeşitli yerlerine dağılmış olup, Kuzey Anadoluda Erzincan ve Suşehri havalisinde, Amasya, Çorum, Kastamonu, Çankırı, Gerede, Bolu, Düzce civarlarında, Eskişehir, Mihaliç, Orhanelide hala Kayı adını taşıyan köyler olduğu gibi, güneyde Kilikya havalisinde Isparta, Burdur, Fethiye civarlarında da ve daha garba doğru Denizli, Muğla, Aydın, Ödemiş taraflarında da Kayı adını taşıyan köylere rastlanmaktadır.
Kayılar da tıpkı diğer Türk aşiretleri gibi Selçukluların, Anadoluyu açmasından sonra çeşitli tarihlerde Anadoluya gelmişler, ancak bunlar özellikle uç (yani sınır) sahalarında yerleşmişlerdi.
Anadolu Selçukluları dağılmaya yüz tuttuğu sırada daha evvel bu devletin himayesi altında Anadoluda yaşayan birtakım Türk Beyliklerinin tarih sahnesine çıktığını görüyoruz. Bunların en eskisi ve kuvvetlisi, başlangıçta Kilikyadaki Ermeneki merkez yapan ve en geç 1327de merkezlerini kesin olarak Konyaya taşıyan Karamanoğullarıdır. XIII. Yüzyılın ikinci yarısında Anadolunun batı sasında gelişen diğer bir beylik de Germiyan beyliğidir. Bu beylik de Oğuzların Avşar şubesine mensup bir Türk aşiretinin reisleri tarafından kurulmuş olup, Kütahyada yerleşmişlerdi. Germiyan Beyliği XIV. Yüzyılda çok kuvvetli bir siyasi teşekkül haline gelmişti. İyonya (Birgi, Ödemiş, Selçuk) dahil Aydınoğulları, Ladikdeki İnançoğulları hatta büyük bir ihtimal ile Lidya (Manisa)daki Saruhanoğulları ile Misya (Balıkesir)deki Karesioğulları da hiç olmazsa, başlangıçta Germiyan Devletine tabi idiler.
XIII. yüzyıl sonlarındaki Anadoludaki bu beylikler arasında Eğridirdeki Hamitoğulları ile Beyşehir havalisindeki Eşrefoğullarının ve Paflagonyadaki Candaroğulları ve Menteşedeki Menteşeoğulları nihayet bir uç beyliği olan başlangıçta Söğüt, Bilecik yörelerinde bulunan Osmanlı Beyliğini de saymak gerekir. Yukarıda bu adı geçen beyliklerden Karaman ve Germiyan beylikleri, önceleri kudretli birer siyasi teşekkül olarak görünmekte iseler de, birincisi coğrafi mevki, Germiyan Beyliği ise daha önce kendilerine tabi Aydınoğulları ve Saruhanoğullarının kuvvetlenerek bu beylik ile münasebetlerini kesmeleri üzerine bir iç devlet hakimi olmuşlardı. Böylece kuvvetli komşularının tazyiki karşısında gelişmek imkanını kaybetmişlerdi.
Buna karşılık aralarında Osmanlı Beyliğinin de bulunduğu Aydın ve Saruhan gibi uç (sınır) beylikleri iç ve dış birçok gailelerle dağılmaya doğru sürüklenen Bizans karşısında sınırlarını oldukça kolay bir şekilde genişletmek şansına maliktirler.
Bildiğimiz bütün bu bilgiler ışığı altında Anadoludaki Türk toplumunun, yeniden büyük bir devlet meydana getirebilmek için gerekli maddi ve manevi bütün kuvvetlere sahip olduğu açıkça görülüyordu. Gerek iç, gerek dış siyasi şartlar bu yeni devletin büyük bir ihtimal ile Batı Anadoluda kurulacağını göstermekteydi.
Osmanlı Devletini kuran ve bu devletin nüvesini teşkil eden Kayıların, Bizansın karşısında yerleştirildikleri ve bölgesinde nasıl olup da birden bire gelişmek imkanını bulduklarını açıklamasına geçmeden önce, bu beyliğin bünyesinde yer alan dört bağımsız teşkilattan da bahsetmek gerekir. Bunlardan birincisi, Alpler ve Alperenler olup, bu teşkilata uçlarda rastlanmaktaydı. Nitekim Osman ve Orhanın mahiyetlerinde Konur Alp, Aygut Alp, Hasan Alp, Turgut Alp gibi Alp lakabını taşıyan bir çok kumandan vardı.
Osmanlı Devletinin kuruluşunda rol oynayan ikinci büyük bir zümre ise Ahiler idi. İbni Batutanın verdiği bilgiler sayesinde bunların Anadoluda ne kadar yayılmış olduklarını, Antalya, Burdur, Ladik, Milas, Birgi, Tire, Manisa, Balıkesir, Bursa, Gerede, Geyve, Bolu, Kastamonu gibi merkezlerde Ahiyatül-Fityan (Kardeş yiğitler) zaviyelerin bulunduğunu öğreniyoruz. Bu arada ahinin sadece bir esnaf teşkilatı olmadığını da belirtmek gerekir. İşte bu ahiliğin gerek Osmanlı Devletinin kuruluşunda, gerek yeniçeri teşkilatının meydana getirilmesinde büyük rolleri olmuştur.
Üçüncü sosyal teşekkül ise Baciyan-ı Rum yani kadınlar teşkilatıdır. Bu hususta şimdilik fazla bir bilgimiz yoksa da XV. Yüzyıl başlarında Anadoludan geçen Bertnanda de la Bnaquienanın Dulkadir Beyliğinin 30 bin erkek ve 100 bin kadından mürekkep bir Türkmen kuvvetine malik olduğunu söylediğine göre, Türkmen kabilelerinde silahlı ve cengaver kadınların bulunduğunu kabul etmek gerekir.
Osmanlı Devletinin kuruluşunda rol oynayan dördüncü zümre ise Abdalan-ı Rum adını taşıyın heterodoxe dervişlerdir. Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında abdal veya baba lakabını taşıyan bu tahta kılıçlı, cezbeli dervişlerden bahsedilmekte olup, ilk Osmanlı hükümdarlarının yanında yer alan bu abdal lakaplı dervişler arasında Abdal Musa, Abdal Muned ve Kumral Abdalı sayabiliriz.
Buraya kadar ki açıklamalardan sonra şimdi Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarındaki askeri ve siyasi olaylara kısaca göz atabiliriz.
Osmanlı Devletiin kurucusu Osman Gazi, zeki ve irade sahibi bir kimseydi. Bu uç beyi, Bizans topraklarının o zamanki anarşisinden ve terk edilmiş durumundan yararlanarak adeta kimseye hissettirmeksizin arazisini yavaş yavaş genişletmeye başladı. Esasen, daha büyük Türk beylikleriyle devamlı mücadele halinde olan Bizans için, Osmanlı Beyliği büyük bir önem taşımıyordu. Ancak Osman, İznik havalisine doğru tehditkar bir durum alınca, ilk defa olarak 1301 veya 1302de bir Bizans kuvveti, Osmana karşı harekete geçirildi. Böylece Muralonun kumandasındaki Bizans ordusu Koyunhisar (Baphaeon yani Bursa Yenişehir)da Osmanlılarla ilk teması yaptı. Ancak gerek merkezde çeşitli gazilerle gerek Batı Anadoluda Germiyanoğulları ve onlara tabi sahil beylikleriyle uğraşmakta olan Bizans, uzun yıllar Osmanlılara karşı başka bir harekete girişmedi. Bu sayede, zaten kendisine bağlı bir çok köyü kaybetmiş olan Bursa, 1326da Osmanlıların eline geçti. Bu sırada Osmanlı tahtında da bir değişiklik oluyordu. Osmanın vefatı üzerine yerini oğlu Orhan alıyordu. Ancak Bursanın düşmesi ve Orhan Gazinin İzniki de alabilecek bir duruma geçmek üzerinedir ki, Bizans imparatoru III. Amdronic, 1329da Pelacamon (bugünkü Maltepe)da Orhanın ordusu ile karşılaştı. Harbi kazanan Orhan Gazi, 1331de İzniki altı veya yedi yıl sonra da İzmiti ele geçirdi. Osmanlı Beyliği böylece Kocaeli Yarımadasını topraklarına katmış oluyordu. 1360 yılına kadar geçen devre zarfında Osmanlılar, Karesi (Balıkesir) Beyliğinin topraklarını da kendilerininkine eklediler. XIV. Yüzyıl ilk yarısının sonlarına doğru Osmanlı Devletinin durumundan bahseden yabancı seyyahlardan İbn Batuta ve Omani, Orhanın bu sıralarda kuvvetli bir orduya sahip olduğunu söylediler.
Aydınoğulları Devletinin kuvvetli hükümdarı Gazi Umur Beyin ölümünden sonra iç ve dış sıkıntılar daha da artar. Bizans Orhan Gazinin yardımına başvurmak zorunda kaldı. Bu suretle Orhan, artık Bizansın iç işlerine de karışmak imkanını buldu. Daha 1345te Avrupa kıtasına geçmeye başlayan Osmanlılar, şiddetli bir yer sarsıntısı sonunda kale duvarlarının yıkılmasından faydalanarak Geliboluya yerleştiler. Orhan, Anadoludan ve bilhassa Karesiden getirttiği Türkleri buraya yerleştirdiği gibi bazı göçebe Türk aşiretlerini de buraya sevketti. Böylece Türkler 1359da başlattıkları bu hareketle artık Avrupada da hakiki bir yerleşme siyasetine girişmişlerdi. Orhanın tecrübeli kumandanları 1360-1361 seferiyle Trakyanın stratejisi bakımından önemli olan yerlerini ele geçirmişlerdi.
I. Murad tahta çıktığı zaman Türkler Avrupa kıyısında kesin olarak yerleşmiş bulunuyorlardı. Bu arada hükümet merkezlerini de Bursadan Edirneye nakleden Osmanlılar, Trakya, Makedonya ve Bulgaristanı zaptederek, buralara oldukça önemli sayıda Türk göçmenleri yerleştirmişlerdi. Nihayet Kosova Meydan Muharebesini de kazanan I. Murad, bu başarısı sonunda Sırbistanı da ortadan kaldırmıştı. Balkanlardaki zaferiyle gücünü artıran Osmanlılar, yine I. Murad zamanında Anadoludaki hudutlarını genişletmiş, Ankara ve civarı ile Germiyan ve Hamidoğulları arazisinin büyükçe bir kısmını topraklarına ilave etmişti.
Bu suretle I. Bayezid tahta geçtiği zaman yüzyıldan az bir sürede Osmanlı Beyliği Anadolu ve Balkanlarda kuvvetli bir imparatorluk haline gelmişti. 1402deki Ankara Muharebesine kadar Yıldırım Bayezidin bir kat daha büyüttüğü bu imparatorluğun ne denli sağlam temellere oturttuğu bu talihsiz hükümdarın, Timura yenilmesine rağmen varlığını sürdürebilmesinden açıkça anlaşılır. Uzun süren bir saltanat fasıla (interregmum)sından sonra Çelebi lakabıyla bilinen I. Mehmedin Osmanlı İmparatorluğunu yeniden kendi iradesi altında toplayabilmesi, bu imparatorluğun Ankara Muharebesinden önce Balkanlarda çok kuvvetli bir şekilde yerleşmesinden kaynaklanmıştı.
Makalemizin başından beri XIII. ve XIV. Yüzyıllardaki Anadolunun genel durumunu, Osmanlıların menşeini ve nihayet bu küçük beyliğin yüzyıldan kısa bir süre içinde nasıl bir imparatorluk haline geldiğini siyasi, sosyal ve askeri bakımlarından kısaca ve geniş çizgileriyle belirtmeye çalıştıktan sonra bu gelişmeyi mümkün kılan hususları aşağıdaki şekilde şöylece sıralayabiliriz:
1. Osmanlı Beyliğinin çok hızlı gelişmesinde birinci amil hiç şüphesiz bulunduğu coğrafi durumu olmuştur. Bu coğrafi durum sayesinde Osmanlılar topraklarını, ilk zamanlar adeta komşularından kimseye hissettirmeden büyütebilmişlerdir. Bu tek cümle ile ifade gerekirse, bu beylik, komşusunda sadece Bizansı muhasır olarak tutmuşlardır.
2. Osmanlı Beyliği zamanlarında yer alan diğer Türk beylikleri bu yeni siyasi teşekküle karşı düşmanca bir harekette bulunmamışlardır. Başlangıçta Paflagonya emiri Umur Beye tabi bulunduğu tahmin edilen Osman Gazi, Umurun ölümünden sonra Paflagonyanın yani Anadolunun kuzeybatı topraklarının Candaroğullarına geçmesine kadar süren müddet zarfında hareketlerinde serbest kalmış ve büyük bir ihtimalle o sahalarda yaşayan bazı küçük kuvvetler de bu karışık zamanlarında Osman Beye katılmışlardır. Candaroğulları ise bir yandan Karadenizdeki sahil ülkelerini ele geçirerek muhtemel deniz saldırılarına karşı koymak, diğer taraftan da Orta Anadoludaki İlhanlı valilerine, ayrıca Eretnalara ve nihayet kendileriyle sınırları olan diğer Türk siyasi kuvvetlerine karşı durumunu koruyabilmek ile meşgul olduğu için küçük Osmanlı Beyliği ile uğramamıştı.
Bu sıralarda Anadolunun en güçlü beyliklerinden biri olan Germiyanoğulları, Anadoludaki diğer siyasi kuvvetlerle uğraşırken Bizans karşı da fetihlerini sürdürüyordu. Ancak şu nokta da unutulmamalıdır ki bidayette, kendilerine bağlı olan Aydın ve Saruhan gibi sahil beylikleri kuvvetlendikten sonra bir iç devlet haline gelmişti. Bu beylik bu durumda ancak Hamitoğullarına ve özellikle Karamanlılara karşı durumunu korumayı düşünüyordu.
Menteşe, Aydın, Saruhan ve Karesioğullarına gelince, bunların takip ettikleri fetih yolları Osmanlılarınki ile hiçbir şekilde çelişmiyordu. Bizans, bir aralık bu beylikleri Osmanlılar aleyhine kışkırtmaya yeltenmiş ise de hiçbir netice alamamıştı. Böylece Anadolunun genel siyasi durumu Osmanlıların ilk zamanlarında onların serbestçe hareketlerine meydanı boş bırakmıştı.
3.Osmanlıların Asyada sınırlarında bulunan Bizans topraklarını aldıktan sonra hemen Avrupaya geçmelerini ve Balkanlarda sağlam bir şekilde yerleşmelerini kolaylaştıran amiller arasında, Geliboluda kalelerin deprem ile yıkılmış olmasına, Güneydoğu Avrupada hüküm süren veba, Hristiyan kuvvetleri arasındaki şiddetli uyuşmazlıklar dolayısıyla yerli halkın, Osmanlı idaresini kolayca kabul etmesini gibi hususlardır.
4. İlk Osmanlı hükümdarları, Bizans topraklarını ele geçirmek ve orada kalıcı bir surette yerleşebilmek için muhtaç oldukları insan gücünü ve diğer maddi ve manevi kuvvetleri XIII. Yüzyılın ikinci yarısından beri batı sınırlarında birikmekte olan göçebe, köylü ve şehirli Türk unsurlarından yeterince sağlayabilmişlerdi. Sahil beylikleri, yalnız Bizanslılara değil, denizci Latin kuvvetlerine karşı giriştikleri ve kesin netice vermeyen sürekli harplerle hırpalarken, Osmanlı Beyliği, hemen hemen kayıp vermeden, yavaş fakat sağlam adımlarla sınırlarını genişletiyor, kuvvetini artırıyordu. Mesela Osmanlılar, Geliboluyu ele geçirmeden önce Hristiyan dünyası onların mevcudiyeti ile ilgili değildi. Buna karşılık Aydın Beyi Gazi Umurun bunu Paflagonya Emiri Umur ile hiçbir alakası yoktur parlak fakat neticesiz deniz seferleri, Papa başta olmak üzere, Akdeniz Hristiyan alemini harekete geçirmiş, Umurun ölümü üzerine bu Hristiyan kuvvetleri İzmiri zaptetmişlerdi.
5. Osmanlı Devletinin kolayca gelişmesindeki diğer bir amil de şudur: Osmanlılar dışındaki başka Türk beyliklerinde, sahil beylikleri de dahil olmak üzere, devlet bütün ailenin müşterek yani ortak malı sayılıyor, prenslerden her biri kendine ait olan sahada bağımsız bir şekilde hüküm sürüyordu. Gerçi ailenin en büyüğü mezani olarak, diğerleri üzerinde bir mevki metluluk yani kendisine bağlı bulunma hakkını elinde tutuyorsa da bunu ancak maddi bakımdan kuvvetli olduğu zaman uygulayabiliyordu. Mesela Aydınoğlu Mehmed Bey, Birgide hüküm sürdüğü sırada yalnız küçük oğlu yanında bulunuyor, diğer oğulları ise ayrı ayrı yerlerde hükümran oldukları gibi, her birinin ayrı kuvvetleri vardı. Gazi Umur Bey, ilk Gelibolu seferine, babasının arzusu hilafına gitmişti. Babasının ölümü üzerine, kendisinden büyük bir ağabeyi bulunduğu halde amcalarının ve kardeşi Hıdır Beyin ısrarı ile beylik makamına geçmişti. İşte bu gibi durumlar bütün sahil beyliklerinde sık sık dahili rekabetlere sebep oluyor, iç çekişmeler de bu beylikleri zayıf düşürüyordu.
Buna karşılık Osmanlı Devletinde bütün kuvvet bir tek kişinin elinde idi. Görünüşe göre I. Murad daha sonra oğlu Bayezidin yaptığı gibi- hakimiyette kendisine rakip ve taht üzerinde iddia sahibi olabilecek bir kimse bırakmamak için kardeşlerini ortadan kaldırmak yoluna gitmişti. Kuruluş ve yayılış halinde bulunan Osmanlı Devletinin XIV. Yüzyılda önemli bir sarsıntıya uğramamasında hakimiyetin taksim edilmemesi prensibi başlıca amil olmuştur. Bunun nereden kaynaklandığı hususunda kesin bir şey söylenemez ise de, tutulan bu yol İslam amme hukuk prensiplerine uygundur.
6.Osmanlıların Avrupaya çok erken geçip Geliboluda yerleşmeleri devlet bünyesinin kuvvetlenmesinde büyük bir amil oldu. Sahil beylikleri halkından birçoğu, Osmanlıların Avrupaya geçişinden önce, kendi beylerinin maiyetlerinde Rumelinin zengin sahasını daha eskiden tanıyorlardı. İşte bundan dolayıdır ki boş ve zengin topraklar, bulup buralarda yerleşmek maksadıyla bir çok göçebe unsurlar, fakir köylüler, Rumelinin zengin tımarlarına kavuşmak isteyen sipahiler, Orta Anadoludan ve Karesi, Saruhan, Aydın, Menteşe gibi sahil beyliklerinden Trakyaya geldiler. Devletin iskan maksadıyla naklettiği kitlelerden başka, kendi arzularıyla gelenlerin de büyük bir yekün tuttuğunu kolayca tahmin edebiliriz. Böylece Osmanlı Devleti, Rumeliden aldığı güç ile Anadoludaki komşularının zararına olarak kuvvetini sürekli olarak artırdı. Bu arad XV. Yüzyılda da Türklerin büyük kitleler halinde Rumeliye nakillerinin devam ettiğini de hatırlatmak isteriz.
7. Böylece Osmanlıların, Balkanları ele geçirmeleri büyük bir zaiyata uğramadan kolaylıkla olmuştu. Bu fetihler sırasında elde edilen yerlerden bol miktarda ganimet ile birlikte esir de alınıyordu. Daha çok genç çocuklardan oluşan bu esirlerden devlet adına alınan beşte bir hisse Anadoluya gönderiliyordu. Bunlar orada Türkçe öğrenip Müslüman olduktan sonra askerlikte kullanılıyorlardı. Anadoluda büyük askeri fiyeflere malik olan kumandanlarla, daha küçük fiyef sahipleri, hisselerine düşen esirleri ya satıyorlar veya İslam adetine göre terbiyeden sonra kendi maiyetlerinde kullanıyorlardı. Bu çeşit esirlerden büyük bir kısmının ihtida ettirilmeksizin yani Müslüman yapılmaksızın büyük arazi sahipleri tarafından kendi topraklarında ziraat işlerinde çalıştırıldıklarını tahmin etmek pek güç olmasa gerek.
Sulh yolu ile ele geçirilen yerlerdeki halk ise, belirli vergilerini vermek suretiyle yerlerinde bırakılıyordu. Yukarıda sözünü ettiğimiz serseri derviş zümrelerine gelince, bunlar Hristiyan halk arasında devamlı olarak İslamiyeti yaymaya çalışıyorlardı. Bunların sayesinde Bogomiller gibi Ortodoks kilisesine düşman heretoque zümreler arasında İslamiyetin kolaylıkla yayıldığı tasavvur olunabilir. Hristiyan aristokrasi arasında da iktisadi ve psikolojik sebeplerle bazı ihtidalar olmuşsa da XIV. Yüzyılda büyük ölçüde olmadığını söyleyebiliriz. Ancak XV. ve XVI. Yüzyıllarında Bosna ve Arnavutlukda topluca ihtidalar olmuştur. Ama burada hemen belirtmek isteriz ki bunda devletin hiçbir müdahalesi ve tazyiki yoktur. Devlet, her zaman din serbestisine ve ruhani sınıfların imtiyazlarına, cemaatlerin de örf ve geleneklerine titizlikle riayet etmiştir.
8.Yukarıda sözünü ettiğimiz genç esirlerden teşkil edilen yeniçeri kuvvetli, hükümdarın maiyetinde bulunan daimi bir piyade kuvveti idi. Ayrıca belirtmek isteriz ki, Osmanlı Devletinin asıl büyük askeri kuvvetini tımar sahibi sipahilerin vücude getirdiği süvari kuvveti teşkil ediyordu. Özellikle XIV. Yüzyılda bu yeniçerilerin göze çarpacak kadar bir önemleri yoktu. Devşirme usulü sistemli bir şekilde ancak XV. yüzyılda II. Murad zamanında başlamıştır.
9.Ele geçirilen arazinin değişik kıymette tımarlara ayrılarak askeri vazife karşılığında sipahilere verilmesi, veya daha büyük kıymette ziamet ve hassların gelirleriyle orantılı şekilde asker sağlamak şartıyla- daha büyük kumandanlara verilmesi usulü, Selçuklu Devleti zamanında olduğu gibi Osmanlı Devletinin de devam ediyordu. Babadan oğla kalan bu sipahilik, memlekette çok sağlam temellere dayanan bir toprak aristokrasisi vücuda getirmişti. Kendi çıkarları, gelirleri kendilerine ayrılmış olan yerlerin iktisadi yükselişine, yani köylülerin refahına dayanan bu sınıf kendi malikhanelerinde devletin de bir nevi temsilcisi idiler. Osmanlı Devletinin kuruluşunu takip eden XV. yüzyılda, Osmanlı Devletinin gerek siyasi yükselişinde, gerek bu yükselişin dayanağını teşkil eden iktisadi refahında bu sınıfın büyük rolü olmuştur. Osmanlılar bu usulü, bazılarının sandığı gibi Bizanstan değil, Büyük Selçuklu İmparatorluğundan beri süregelen bu müesseseden almışlardı.
10. Osmanlı Devletinin idari, askeri ve adli teşkilatı büyük ölçüde Anadolu Selçuklu Devleti Teşkilatnın bir devamı mahiyetinde olup, kısmen İlhanlıların biraz da Mısır Memlukleri teşkilatının tesirleri altında kalmıştır. Osmanlı Devleti XIV. Asırda bütün bu teşkilat için muhtaç olduğu unsurları Türkler arasında kolaylıkla bulmuştur. Devletin ileri gelenleri ve kumandanları, bazı istisnalar dışında, bütünüyle Osmanlı aristokrasisine mensup idiler. Osmanlı hanedanıyla birlikte Osmanlı Devletini kuran bu aristokrasi XIV. Yüzyılda bütün idareyi ellerinde tutuyorlardı.
11. Osmanlı Devletinin kısa zamanda bir imparatorluk haline gelmesinde yukarıdan beri saydığımız amillere ilaveten bu devletin ilk hükümdarlarının yani Osman, Orhan ve I. Muradın büyük kuruculuk meziyetlerini de gözden uzak tutmamak gerekir.
Bu yazıma son vermeden önce iki hususu çok kısa olarak bir defa daha belirtmek isterim. Bunlardan birincisi Osmanlı Devletinin kolayca gelişmesinde ve 1402 mağlubiyetine rağmen kısa bir zamanda büyük bir imparatorluk haline gelmesinde en büyük faktör, Osmanlıların daha XIV. Yüzyılda Balkanlarda ve Güney Avrupanın önemli bir kısmında yerleşmiş olmaları keyfiyetidir. Bu suretle Orta Asyadan Anadoluya buradan da Avrupaya geçen Türkler, Avrupada yaşadıkları uzun yüzyıllar boyunca, adet ve ananelerini burada izleri hiçbir zaman kolay kolay silinmeyecek bir şekilde yerleştirdikleri gibi, kendileri de eski hüviyetlerine Avrupalılığı da ilave etmişlerdir.
İkinci husus da şudur: Atatürkün yurtta sulh ve cihanda sulh prensibini can ve yürekten kabul eden genç Türkiye Cumhuriyeti, sahaca nispeten küçük, fakat büyük bir gelişmeye namzet olan Avrupadaki toprakları sayesinde, uzun yıllardır Avrupalı milletler topluluğu safında layık olduğu yeri almıştır.
* Orhan F. Köprülü
http://tarihyazilari.blogcu.com/osmanli-devleti-nin-kurulus-ve-gelismesindeki-itici-gucler_27634191.html,erişim,20.11.2008